Deizm Yanılgısı – 1

Deizm Nedir?

Deizm, birkaç asır önce Hristiyanlığın hurafelerle dolu muhteviyatına, akıl ve mantığın isyan etmesi ile filizlenmeye başlayan bir akımdır. Bu akımın taraftarları başlangıçta, kainattaki düzenin tesadüflerle açıklanamayacak kadar mükemmel olmasını bir yaratıcıya verip, teslis gibi akıllarının ve vicdanlarının kabul edemeyeceği şeyleri de reddederek kendilerini deist olarak ilan ediyorlardı.

17. yüzyılda Newton’un evrendeki düzenin arkasında evrensel bir kütle çekimi olduğunu keşfetmesi, evrenin tabiat kanunları tarafından idare edildiği tarzında yeni bir anlayışa kapı açtı. Bu ve Keppler, Copernicus ve Galileo gibi geçmiş doğa bilimcilerinin çalışmaları, bazılarında akıl-tabanlı bilimsel yaklaşımın dine uygulanması fikrini uyandırdı. Bu gelişmeler aynı zamanda Allah’ın evreni yarattıktan sonra tabiat kanunları uyarınca harekete geçirip sonra da kendi haline terkettiği görüşlerine ivme kazandırdı. Alfred Montapert’in ifadesiyle, “Tabiat kanunları, dünyanın görünmeyen hükümetidir.” Evreni tabiat kanunlarının yönettiği anlayışı ‘deizm’ denen inanç sistemi veya felsefik görüşünün temelini oluşturdu.

Deizm felsefesine göre, Allah’ın yaratmasının bir nedeni yoktur ve dinlerin tamamı hurafedir. Kainatı ve insanı yaratan bir yaratıcı vardır, ancak bu yaratıcı insandan hiçbir şey beklemeden yaratmıştır. Yarattıktan sonra hiçbir şeye karışmamakta ve insanı özgür bırakmaktadır. Tabiri caizse, deistlerin tanrısı suya sabuna dokunmayan, kâinatı yaratıp daha sonra köşesine çekilen bir tanrıdır. 

Bu akım zamanla daha fazla kesimin dikkatini çeken ve yaratıcıya inanan ama tabiri caizse dinlerle problemi olan herkesin, kendisini taraftar olarak hissettiği bir akım olmaya başladı. Bu akım; tahrif olmuş muhteviyatlarından dolayı, Hristiyan ve Yahudiler için mevcut dinlerini bıraktıkları zaman vicdanlarını tatmin edecek bir çözüm gibi gözüküyordu. Ancak “donanımlı” bir müslüman için bu felsefenin altı doldurulamayacak kadar boştu.

Fakat asrımızın iman hakikatlerinden uzak kalmış “donanımsız” müslümanlarının bu felsefe ile akıllarının karışması mümkündür. Çünkü bu felsefeyi savunanları kullandıkları argümanlar, her ne kadar bir ilah inancına sahip oldukları iddiasıyla yola çıkmış olsalar bile aslında ateizm akımlarının kullandıkları argümanlar ile aynıdır. Yani İslam’a saldırmak için ellerindeki argümanlar, sadece son birkaç asırlık bir müktesebat değil aksine 15 asırlık islam düşmanlarının kullandıkları tüm argümanlardır. 

Bu nedenle bu eseri hazırlayıp, deizmin aslında ne olduğunu; peygambersiz ve kitapsız bir din olup olamayacağını izah etmeye karar verdik. 

İlk bölümde, Peygambere ve Kitaplara ihtiyaç olup olmadığını misallerle değerlendirecek, ardından ölümden sonra bir hayat olmalı mı konusunu değerlendirip son olarak da deistlerin dinler hakkındaki iddialarına cevap vermeye çalışacağız. 

Gayret bizden muvaffakiyet Allah’tandır.

Peygambere ve Kitaba Gerek Var mı?

Deizm felsefesinde; kainatı yaratıp, kullarından birşey beklemeyen bir ilah tanımı olduğundan bahsettik. Deizm felsefesinin bu ilah tanımından hareket edildiğinde, beklentilerini kullarına anlatacak elçilere de gerek olmamakta ve dolayısıyla da kitaplar da ortadan kalkmaktadır. 

Peki bizi yaratıp, ama neden yarattığını ifade etmeyen bizi kendi aklımız ve vicdanımızla baş başa bırakan, böyle bir ilah olabilir mi? Bu soruların cevaplarını, yani elçisiz bir ilah anlayışının, mümkün olup olamayacağını misallerde değerlendirmeye çalışalım. 

Birinci Misal

Topkapı Sarayı gibi bir saraya ilk defa gittiğimizi düşünelim. Bu gezimizde yalnız olduğumuzu varsayıyoruz. Saray geniş bir alan içindeki pekçok alt bölümlerden ve odalardan oluşmaktadır. Her bölüm kendi içinde de alt bölümlere ayrılmakta ve bu bölümlerin içinde pek çok sanat eseri ve tarihi eser barındırmaktadır. Ayrıca sarayın duvarlarında ve içeride bulunan bazı kitaplarda da daha önceden bilmediğimiz bir yazı ile anlamını bilmediğimiz pek çok şeyler yazmaktadır.  

Şimdi bu durumda, soru sorabileceğimiz birisi veya anlayabileceğimiz bir kitap veya döküman olmadan o koca saray bize ne kadar anlam ifade edebilirdi?

Acaba “Ne güzel bir saray, herşey çok anlamlı. Her yapılan çok hikmetli yapılmış” diye mi düşünürdük, yoksa “Saray çok güzel ama, neyin neden yapıldığını anlamadık. İçinde bir tarif edici olmadan, bu sarayın benim için bir anlamı yok mu?” derdik? 

Dünyamız ve içindekiler bir sarayla mukayese edilemeyecek kadar mükemmel yaratılmıştır. O sarayın içindeki varlıkların her biri, birer sanat eseri gibi harika ve kitaplar dolusu manayı içinde barındıracak şekilde yaratılmışlardır. Fakat bu dünya içinde anlam vermekte zorlandığımız çok sayıda şey vardır. Örneğin “Bu dünya ve içindekiler neden yaratıldılar? Nereden geliyoruz, nereye gidiyoruz, gelenler neden geliyor, ölenler neden ölüyor? Bu dünya sadece keyif alarak yaşamak için mi? Oysa yaratılış olarak çok üstün olduğumuz halde, dünyadan keyif almada neden bir serçe kuşuna yetişemiyoruz? En üstün varlık biz isek, hayatı sadece hayvanlar gibi yiyip, içip, eğlenerek geçirip, sonrasında da ölüp gidecek miyiz?”  

Akıl ve vicdanı ölmemiş bir insan için; aşılamaz, anlaşılamaz ve akıl ile cevabı bulunamaz bu ve benzeri sorular önünde dururken, huzurlu bir hayat geçirmesi mümkün müdür? O zaman bize bu soruların cevaplarını bilecek ve bildirecek birilerine ihtiyacımız yok mu?

İşte peygamberler, Allah tarafından bu ve benzeri pekçok içinden çıkılmaz soruların cevapları ile donatılıp, bizim içimizden bizim gibi insanlar olarak gönderilmişlerdir. Ellerinde Allah’ın bizden istediklerinin ve bizim insan olarak mahiyetimizi anlatan kitaplarla bizlere bu dünya sarayının sırlarını anlatmakla vazifelidirler.

İkinci Misal

Kendimizi; gözlerimiz bağlı olarak, bir helikopter içinde, uzak bir yerde bulunan, bir bahçeye bırakıldığımızı farzediyoruz. Bırakıldığımız yerde; bizim gibi, bizden evvel bırakılan başkaları da var. Gözümüzü açtığımızda, önümüzde tam da bizim damak zevkimize uygun yiyecekler, rahat etmemiz için her türlü masraflar ve bizim için sürekli hizmet eden hizmetçiler olduğunu görüyoruz. Aynı şekilde her gelen misafir için de aynı ikramlar hazırlanmış. 

O anda ilk olarak ne düşünürüz? “Bizler neden buradayız? Bu sofraları kuran kim, bu hizmetçiler neden bize hizmet ediyor? Bu sofrayı kurduran bahçe sahibi bizden ne istiyor?” diye mi düşünürdük, yoksa, düşünmeye gerek duymaz ortamın keyfini mi çıkarırdık?

Eğer insan isek, bizdeki akıl ile neden – sonuç arayışına girer ve düşünmeye başlar. Hatta ilk önce kuşku ile bu bahçeye yaklaşır, kafamızdaki soruların cevaplarını bulmaya çalışır sonra soru işaretleri kaybolunca istifade etmeye başlardık. 

İşte deistler bu bahçeye bırakıldıktan sonra o bahçedeki yiyecekleri yiyip keyfetmemiz gerektiğini, bahçenin ve bizim bir gayemizin olmadığını savunurlar. Dahası bu felsefeye göre insan serbest olduğu için herhangi bir ceza – mükafat söz konusu değildir. Yani misalden devam edecek olursak, başkasının hakkını yiyen insan bir ceza görmeyeceği gibi, zulme maruz kalanların da hakları aranmayacak ve yapanın yaptığı, yanına kâr kalacaktır. Böyle bir ortamı hayal edebiliyor musunuz? 

Oysa akıl ve vicdanımız şunu arzu eder: o bahçeye gelen misafirlere, davet sahibi hakkında bilgi veren, gelmelerindeki sebepleri anlatan, bahçenin kurallarını hatırlatan ve oradakilerin haklarını muhafaza eden bir görevli olmalıydı. Büyük bir mekana davet edildiğimizde, bizi karşılayan veya yol gösteren bir kılavuz yoksa bunu bir eksiklik olarak görmüyor muyuz? Veya yeterince yönlendirme tabelası yoksa, burası nasıl mekan, burayı yönetenler nasıl yönetici, yönetmeyi bilmiyorlar diye sitem etmiyor muyuz?

Basit bir bahçede veya binada bile ne yapacağımızı, nereye nasıl gideceğimizi bilmek için kılavuza ihtiyaç duyan bizler; koskoca kâinatta neyi, nasıl yapacağımızı bildiren elçilere nasıl gerek yok deriz? Deizm propagandası yapan bir kitapta, Amerika’da deizm merkezleri kurulduğu ve bu merkezlerde deizm danışmanları olduğunu yazıp ve deizmi anlamak için mutlaka okunması gereken kitapların listesini de altına eklemeyi ihmal etmiyordu. Peygamberlere, kitaplara gerek yok felsefesi ile ortaya çıkan bir akım, kendi felsefesini anlatmak için danışmanlara ve kitaplara yönlendiriyor. Bu kadar büyük çelişki olabilir mi? 

Tüm kainatı ve içindekileri alakadar eden kulluk hakikatinin, elçisiz ve kitapsız olmasını beklemek kadar abes birşey olamaz. İşte peygamberler, bu kainat bahçesinin neden var edildiğini, bu kainatın sahibinin bizden ne istediğini, kainattaki nimetlerden nasıl istifade edeceğimizi, bu istifadenin kurallarını anlatan, kainatın sahibi tarafından vazifelendirilen görevlilerdir.

Üçüncü Misal

En son teknoloji ile donatılmış, harika dersliklerin ve laboratuvarların bulunduğu bir okul olduğunu farz ediyoruz. Okula öğrencisinden müdürüne kadar herşeyi ile tamam olduğu halde, okula öğretmen atanmadığını duysak okul hakkında ne düşünürdük? 

“Çocuklar kendileri kitaplarından öğrenmeleri gerekenleri öğrenir, mezun olur, öğretmene gerek yok” mu derdik, yoksa “kitaplar olsa da kitapların içindekini bilen, laboratuvarlardaki cihazları kullanabilen, okulun kurallarını bilen öğretmenlerin olmadığı bir okulda; kitapların da, cihazların da hatta okulun da anlamsız olduğunu” mu düşünürdük?  

İşte peygamberler, bu kainat okulundaki insanların vazifelerini bildiren kitapları insanlara talim ettiren, istifadenin kurallarını anlatan ve kendileri de bu vazifelerin şuuru ile yaşayıp, görevlerini tam yapan örnek kullardır. 

Misaldeki öğretmenin olmadığı okulun anlamsız olması gibi, peygamberin olmadığı bir dünya okulu da anlamsız olacaktı. Ders vereni olmayan bir ders kitabı anlamsız bir kağıt parçasından ibaret kalması gibi; dünyadaki, akıl ile cevap bulunamayan pek çok mesele de cevapsız kalacak. Kainat kitabı bir anlam ifade etmeyecekti.

Sonuç

Az önce verdiğimiz misallerden hareketle, Allah’ın hakîm, yani hikmetsiz olmayacağını ifade etmeye çalıştık. Evet, deistlerin de itiraf ettiği gibi hikmetsiz bir yaratıcı olamaz. Yani kainatı sırf bir oyun ve oyalanma olsun diye yaratmış bir yaratıcı olmadığı aşikârdır. Madem yaratıcı hikmet sahibidir, başı boş ve gereksiz iş yapmaz, o zaman kainatı ve içindekilerin yaratılış gayelerini bilecek ve bildirecek elçilere ve kitaplara gerek vardır. Bu elçi insan olmalıdır, çünkü insan olmasa, insanlara her cihetle örnek olamaz. O elçi de insanlar gibi yaşamalı, hasta olmalı, evlenmeli, çocuk sahibi olmalı, kendi geçimi için çalışmalı ve onu vazifelendiren Rabbine ibadetin en mükemmelini yapmalı ki, insanlar onu her cihetle örnek alsınlar. Bu elçi olağanüstü bir varlık olsaydı, o zaman her haliyle insanlara örnek olmazdı. Bizler günlük hayatta, Rabbimizin bizden nasıl bir yaşam sürmemiz gerektiğini, ne yaparsak bizden memnun olacağını Peygamberimizden öğreniyoruz. Eğer peygamber yerine bir melek elçi olarak gönderilseydi uyumayan, hasta olmayan, acıkmayan, evlenmeyen bir elçi insanlara nasıl örnek olabilirdi?

Ayrıca bu elçi kitap sahibi olmalıdır. Çünkü elçi vazifesini yapıp vefat ettikten sonra onun tebliğ etmekle yükümlü olduğu hakikatler sonraki nesillere değişmeden aktarılmalıdır. Bu nedenle ilahi kitaplar gönderilmiştir. Bu kitaplar da, okulda sınıf geçen öğrencinin kitabının değişmesi gibi, insanlığın zaman içindeki medeniyet sınıfı seviyesine göre farklı şeriatlar içerecek şekilde birden fazla olmalıydı. Bu nedenle pekçok peygambere sayfalar (kitapçıklar) veya kitaplar verilmiştir. Son Peygamberi Muhammed Mustafa (sav) ile de diğer tüm önceki kitapların şeriatlarını içeren son ve en kapsamlı kitabını göndermiş ve kıyamete kadar gelecek insanlığa bu kitap vasıtasıyla dünya ve ahiret saadeti için yapmaları gerekenleri bildirmiştir. İnsanlığın medeniyet tahsilinin son sınıfı olan ahirzamanın ders kitabı Kur’an-ı Kerim, muallimi ise Hazreti Muhammed Mustafa’dır (sav).  

Hazreti Muhammed’in (sav) peygamberliğinin delillerini www.seyrangah.tv sitemizdeki “Resulullah’a İman” isimli eserimize; Kur’an-ı Kerim’in Allah’ın kitabı olduğunu ve mucizeliğini ispat eden “Kur’an’a İman” ve “Kur’an Mucizeleri” eserlerimize havale edip, “Allah’ın varlığı ahiretin varlığını gerektirir” başlıklı diğer bölümümüze geçiyoruz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir