İhtiyacımızı, Derdimizi Kime Açalım?

Her insan ister… İsteklerimiz; ihtiyaçlarımızdan başlayıp, hayal dünyamızın sınırlarına kadar uzanır. Ancak bu istediklerimize ulaşmak için elimizdeki imkanlar sınırlıdır. 

Bu yüzden insan bu hadsiz ihtiyaçlarına kavuşmak için hep daha fazla güç ve iktidar peşinde koşar. Kendi iktidarı yetersiz kalınca da kudreti ve zenginliği kendisinden fazla olanlara yakın olmak ihtiyacı hisseder. 

Ancak bu dünyada kimden istesek, kime sığınsak hepsi de bizim gibi aciz, fakirdir. En zenginin bile iktidarı yere göğe söz geçirmeye yetmez. Allah’ın vermediği bir nimeti elde etmeye serveti yetmez.

O halde aciz olmayan, herhangi bir şeye ihtiyaç hissetmeyen, zenginliği nihayetsiz olan bir kapı bulmalı ve ona sığınmalıyız. İşte o kapı acizlikten münezzeh, fakirlikten müberra olan, Kadir, Mucib ve Ğaniyy olan Rabbimizin kapısıdır.

Rabbimiz Kuran’da, “Dua edin (yani isteyin) cevap vereyim”(1) diyerek bize geniş bir kapı açmıştır. O halde neden sıkıntılarımızı bizim gibi aciz insanlara açıyoruz da, her şeye gücü yeten Rabbimize açmıyoruz? Neden hem kendimizden hem de her şeyden bol bol şikayet ediyoruz da,  halimizi Rabbimize arz edip, acizliğimizi itiraf edip, Onun dergahından talep medet istemiyoruz?

Bir padişah ilânat yapsa, “halkımdan kimin ne isteği varsa gelsin bana dilekçesini versin hepsine cevap vereceğim” dese, ama birisi kalksa padişah yerine, onun aciz bir memuruna gitse ve dilekçesini ona arz etse veya ihtiyacı çok olduğu halde tembellik edip hiçbir şey istemese padişahına karşı uygunsuz davranmış olmaz mı? Aynı şekilde bizler de dilekçemizi asıl makam sahibine arzetmek yerine kendimiz gibi acizlere arz ederek Rabbimizin bu rahmet kapısını kapatmış olmaz mıyız?

Allah Resulü (sav) “Dua ibadetin özüdür”(2) buyurmuştur. Yani dua; ibadetin çekirdeği, aslı ve esasıdır. Dua olmazsa ibadetler içi boş sadece kabuktan ibaret hale gelir.

Üzülerek ifade edelim ki, günümüzde duadan çok uzaklaşmış bulunuyoruz. Farz namazları apar topar kılıp, duanın en makbul vakitleri olan farzlardan sonraki dua vakti fırsatını terkedip veya dilimizin ezberlediği ama kalbimizin iştirak etmediği sözleri söyleyip kalkıyoruz. 

Aynı şekilde oruçta vücut acizliğini iyice anlamış ve oruçlunun duasının makbul olduğunu Allah Resulü (sav) müjdelemişken, biz dua fırsatını atlıyor yani özünü ve çekirdeğini terkediyor kabuğu olan sadece açlık ile yetiniyoruz. Adeta şu hadisin işaret ettiği insanlardan oluyoruz: “Nice oruç tutanlar var ki, oruçlarından payları açlık ve susuzluktur.  Ve yine nice ayakta duranlar/namaz kılanlar var ki, namazından elde ettiği şey yorgunluktur.” (İbn Hanbel, 2/373)

Hac ve umre gibi özel zamanları lebaleb dua ile geçirmek gerekirken vaktimizi muhabbet ve alışverişlerle geçiriyoruz. 

Zekatı verirken, Cenab-ı Hakk’ın ihsan ettiği maldan ihtiyaç sahibinin hakkını ayırırken bir yandan da malımızdaki varsa haram ve şüphelileri temizlemesi için dua ile ona ruh katmak gerekirken; malesef duayı ihmal ediyor giden malın yerini dolduracak bir hazineye sırtımızı dönmüş oluyoruz.

Duamız, aynı zaman da Allah’ın indinde değerimizin de bir göstergesidir. Yani duamız yoksa değerimiz de yok malesef. Rabbimiz Kuran’da “Duanız olmazsa ne ehemmiyetiniz var?”(3) diye bizleri ikaz etmiyor mu?

Dua ediyorum ama bir türlü kabul olmuyor diye düşünmemek gerekir. Üstad Bediüzzaman’ın da ifade ettiği gibi “Cevap vermek ayrıdır, kabul etmek ayrıdır. Her dua için cevap vermek var. Fakat kabul etmek, hem ayn-ı matlubu (talep edilen şeyi) vermek, Cenâb-ı Hakk’ın hikmetine tâbidir.”(4)

Allah Resulü (sav) buyurdu ki:

– “Kul, Allah’a haram işlememek ve rahmetini bir başkasından esirgemesini istememek şartıyla dua ederken, acele edip sabırsız davranmasın.”

Bunun üzerine sahabeler:

– “Acele edip, sabırsız davranmamak ne demek?” diye sordular. Rasulûllah (sav) 

– “Kişinin, ben dua ediyorum, fakat kabul edilmiyor, diyerek dua etmeyi bırakmasıdır. Oysa o duaya devam etmelidir.” demiştir.(5)

Yine Efendimiz (sav) buyurdu ki: “Bir kimse Allah’a dua ettiğinde, Allah ona istediği şeyi verir veya onun yerine derecesini yükseltir, ya da başına gelecek aynı derecedeki belayı önler. Fakat o kimsenin duası, haram işlemek veya Allah’ın rahmetini bir başkasından esirgemesini istemek şeklinde olmamalıdır.”(6)

Son olarak, Peygamber Efendimizin (sav) dua ile ilgili önerilerini nakledip konuyu noktalayalım:

• “Dua, başınıza gelmiş ve gelecek olan musibetlerden sizi korur. Ey Allah’ın kulları! Allah’a dua ediniz.” (Tirmizi, Müsned)

• “Bir Müslüman Allah’a dua ettiğinde, ‘dilersen beni affet, dilersen bana rızık ver’ şeklinde değil, bilakis kesin bir ifadeyle, ‘Ey Allah’ım! Benim şu ihtiyacımı gör, bana şunu ver’ diyerek dua etmelidir.” (Buhari)

• “Allah’a, ‘O benim duamı kabul edecek’ diye, inanarak dua edin.” (Tirmizi)

• “Allah indinde duadan daha kıymetli bir ibadet yoktur.” (Tirmizi, İbni Mace)

• “Allah’tan, Onun fazlını istemek için dua ediniz. Çünkü sizin kendisine dua etmeniz. Onun hoşuna gider.” (Tirmizi)

• “İhtiyaç duyduğunuz her şey için, Allah’a dua edin. Hatta ayakkabınızın bağı dahi kopsa!..” (Tirmizi)

Son hadis özellikle çok calib-i dikkattir. Yani insanın muktedir olduğunu sandığı basit işler için bile, tedbir olmak üzere Allah’tan yardım istemelidir. Çünkü Allah’ın yardımı olmaksızın, bizim tedbirimiz bir yarar sağlamaz. Her sonucu Allah yaratır.

Her talebi Allah’a arzetmenin diğer güzelliği de; her an Rabbimizin huzurunda olduğumuzu, bizi duyduğunu, bizi gördüğünü, kimsesiz ve garip olmadığımızı bize hatırlatmasıdır. Üstad Bediüzzaman’ın ifadesiyle:

“Dua eden adam anlar ki birisi var; onun hatırat-ı kalbini işitir, her şeye eli yetişir, her bir arzusunu yerine getirebilir, aczine merhamet eder, fakrına medet eder.”(7)

Kaynaklar:

1. Mü’min Suresi, 60. ayet

2. Tirmizi, Tefsir, 40. hadis

3. Furkan Suresi, 77. ayet

4. Sözler, Yirmi Üçüncü Söz

5. Müslim

6. Tirmizi

7. Sözler, Yirmi Üçüncü Söz

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.