Kader Yazıları – 2: İnsanın İradesi

Kader’le ilgili yazı dizimizin geçen ay yayınlanan ilk bölümünde, Kader ile ilgili bazı kavramları anlatmış, bu yazımıza ise insanın iradesi ve tercih etme kabiliyeti hakkında detaylı bilgi vereceğimizi ifade etmiştik.

Kısaca hatırlayacak olursak iki ayrı kader tecellisi vardı. Birisi Allah’ın hakkımızda takdir buyurduğu ve bizim irademizin karışmadığı ve tercih hakkımızın olmadığı kaderdir. Buna ızdırari kader de demiştik. Diğeri ise kulun tercihine bırakılan ve mesuliyetimizin başladığı imtihana tabi tutulduğumuz kaderdir. Buna da ihtiyari kader demiştik.

Bu iki kavramı biraz daha açacak olursak, fiziki özelliklerimiz, hangi anne – babadan doğacağımız gibi bizim elimizde olmayan, doğrudan Allah’ın takdiri ile olan kaderimiz ızdırari kaderdir. Burada bizim irade ve tercihimiz söz konusu olmadığı için, her hangi bir sorumluluğumuz yoktur. Yani bir insan boyunun kısa olmasından veya doğduğu memleketinden dolayı, her hangi bir uhrevi mesuliyet taşımamaktadır.

İhtiyari kader ise, bizim kendi irademizi ve tercihimizi kullanarak seçtiklerimiz ile ilgili olan kaderdir ki, burada sorumluluğumuz başlar. İşte insanda olan bu seçme ve tercih etme kabiliyetine islami ıstılahta cüz’i ihtiyar denilmiştir. Cüz’i ihtiyar, Allah tarafından insana verilen, dilediğini seçme kabiliyeti ve serbestliğidir. İnsanın serbest tercih yapabilen iradesine de cüz’i irade ismi verilmiştir. Cüz’i denmesinin nedeni, Allah’ın iradesinin “külli irade“ olmasıdır. Kul tercih eder ama yaratamaz. Allah, kulun kendi cüz’i olan tercihi ile seçtiğini, külli iradesi ile yaratır.

Bir örnek verecek olursak; mesela insanda yiyip – içme kabiliyeti vardır. İnsan bu kabiliyetini, (cüz’i olan) iradesi ile meyve yemeği veya su içmeyi tercih edebileceği gibi, haram olan bir yiyeceği veya içeceği de tercih edebilir. Kulun tercihini kullanmasından sonra ise Allah “külli iradesi” ile fiili yaratır. Kul kendisi fiilini yaratamaz. Basit bir kol hareketinde beyin ile kol arasında bizim irademiz dışında onlarca biyolojik faaliyet olur, hiçbirini biz yapmayız, yapamayız. Tercihimizi kullandıktan sonra fiili yaratan Allah’tır. Kul fiili yapmayı tercih eder, Allah ise yaratır. İşte bizleri mesul eden de, bizdeki bu tercih etme kabiliyetidir.

Konuyu bir misal ile biraz daha akla yaklaştıralım:

Bir padişahın misafirhanesinde bulunduğumuzu farz ediyoruz. Bu misafirhanenin her katında ayrı ayrı nimetler ve ihsanlar sergileniyor olsun. Yukarıya doğru çıktıkça bu nimet ve ihsanların arttığını alt katına doğru inildikçe de nimete karşılık cezanın, ihsana karşılık da azapların artığını farz edelim. Yukarı katlara çıkmak için de aşağı katlara inmek için de tek yol, asansöre binmek ve ulaşmak istediğimiz katın düğmesine basmaktır.

Şimdi bizler asansördeyiz ve asansörün üst katlara çıkaran düğmesine basabileceğimiz gibi alt katlara indirecek düğmesine de basabiliriz.

Şimdi durumumuzu inceleyelim: Asansörü biz yapmadık ve onu kendi kuvvetimizle hareket ettirmiyoruz. Ancak asansör de kendi kendine hareket etmiyor. Biz irademizi kullanarak bir düğmeğe basıyoruz ve asansör bizi o kata ulaştırıyor.

O hâlde “Asansörü ben hareket ettiriyorum ve asansör benim kuvvetimle çalışıyor.” diyemeyeceğimiz gibi, “ Bu asansör kendi kendine hareket ediyor; dilerse beni üst kata, dilerse beni alt kata indiriyor, elimde hiçbir şey yok.” da diyemeyiz. Evet, birinci sözü söyleyerek asansörü kendi kuvvetimizle hareket ettirdiğimizi iddia edemeyiz. Bizler bu sözü söyleyemeyeceğimiz gibi ikinci söz olan, “Asansörün hareketinde hiçbir müdahalemizin olmadığını, asansörün kendi isteğine göre bizi dilediği katlara çıkardığını” da iddia edemeyiz. Zira asansör, bizim bastığımız ve çıkmak istediğimiz kata bizi çıkarmaktadır. Bizi, istemediğimiz ve düğmesine basmadığımız hiçbir kata çıkartmamaktadır.

O hâlde en doğru söz şudur: “Asansörü biz hareket ettirmiyoruz ve asansör bizim kuvvetimizle çalışmıyor. Ancak biz asansörün çıkacağı ve ineceği katları irademizle belirliyor ve düğmeye basıyoruz.” O hâlde çıkacağımız ve ineceğimiz katı biz tayin etmiş olmaktayız. Asansör ise bizim tercihimize göre hareket etmektedir.

Temsilden hakikate geçecek olursak; bu misaldeki misafirhane, bu dünyadır ve şu güzel âlemdir. Misafirhanenin sahibi ise, ezel ve ebedin sultanı olan Allah’tır. Misafirhanenin üst katları, bizi cennete ulaştıracak ameller; alt katı ise, bizi cehenneme düşürecek günahlardır. Asansör ise, Allah’ın irade ve kuvvetidir. Asansörün düğmesine basmak ise, Allah’tan o fiilin yaratılmasını istemektir. İşte bu cüz-i iradedir.

Cüz-i irademizle Kur’an’ın başına oturduğumuzda ve Kur’an okumayı talep ettiğimizde, Allah da kuvvetiyle “Kur’an okumak” fiilini yaratmaktadır. Yani biz bu hâlde iken, asansörün üst düğmesine basmış ve asansör de bizi o kata çıkartmıştır. Ağzımızın hareketinden tutun, okuduğumuz Kur’an’a kadar her şey Allah’a aittir. O’nun yaratması ve icadı ile meydana gelir. Bize düşen tek şey bu vaziyetin yaratılmasını tercih ve talep etmemizdir. Bu tercih ve talebe cüz-i irade denilir.

Eğer biz Kur’an’ın başına oturacağımıza, okunması haram olan bir kitabın başına oturmuş olsaydık. Bu sefer cüz-i irademizle asansörün alt katlarına indiren bir düğmeye basmak gibi, o fiilin Allah tarafından yaratılmasını talep etmiş olacaktık ki, Allah da imtihan dünyası olmasından dolayı bu fiili yaratacaktı. Allah’ın yaratması, bizim isteğimize yani cüz-i irademize göre tecelli edeceğinden dolayı biz mesul olmaktayız.

Yazı dizimizin bu ikinci bölümünde ise Kader ile ilgili en kritik tanımlardan olan Cüz’i İrade ve Cüz’i ihtiyar konularına değinmiş olduk. Bir sonraki yazı dizimizde “İyiliklerin Allah’tan, Kötülüklerin Nefsimizden Kaynaklanması” konusunu ile Kader keşiflerine devam edeceğiz.

Önümüzdeki ay görüşmek üzere, Allah’a emanet olun…

(Zafer Dergisi, Aralık 2017 sayısında yayınlandı…)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir